1

Biraz yürüdü durdu, beni de çağırdı. Oturttu koyukahverengi banka. Bir kutu oyuncak almıştık, içinden basit bir yapmacık araba çıkıyordu; parçaları birleştiriyordunuz. Beyaz kırçıllı pembe plastikten bir yarış arabası ve plastik siyah tekerleklerini takıp ta o zamanki avcumun içi kadar olan arabayla bankın şeritlerinde yol almaya başladım. “Biliyor musun?” dedi, “Bu yolun sonunda, Edirnekapı’da sokakta oynardık. Akşama doğru insanlar evine dönerken bizim mahallede oturan albay bey de atıyla gelir, yanımda durur; sadece ama sadece beni alır atının üstüne, önüne koyar kapımızın önüne kadar bırakırdı beni. Diğer kızları hiç bindirmedi atına benden başka.” diyordu şuh bir gururla.

Babaneme dair hatırlamak istediğim ilk anım buydu. Daha beş yaşında varım yokum. Fatih Parkı’ndayız, belediyenin sol çaprazında, itfaiyenin önünde. Belediyenin tam arkasındaki parkın altındaki Yeşil Tulumba Sokak’tan geliyoruz. Biraz yürüyor biraz da duruyoruz. Şimdi farkediyorum, acaba babanem o zaman da yoruluyor, dinlenmek için mi duruyordu? O zaman da yaşlı mıydı babanem? Onun deyimiyle 937 doğumlu. Bu olay 987’de olsa, kadın 50 yaşında. Beş çocuk bakıyor çok zor şartlarda kaç yıldır. Belalı bir koca, değer bilmek mecburiyetinde hayatı devam ettirmeye çalışan bir kadınla. Türk filmi gibi hayatları. Pek de başka şansları yok gibi o zamanlarda.

Çocuklar büyüyüp evden ayrılıyor, torunlar geliyor, dedem vefat ediyor; fakat onlarca yıl içinde tek bir şey pek değişememeye özen gösteriyor. Cumartesi günleri babanemi görmeden kimse edemiyor. Bu alışkanlık özellikle dedem vefat ettikten sonra daha ritüelistik bir hale büründü, hemen her hafta görme ve laf atıp dinleme lüksüm oldu kendisini.

Taaa dedesini tanıdığı pazarcıya, kameralarla şov yapmaya çalışan zabıta müdürüne ağza alınmayacak sinkaflı küfürler sarfedip “Yaşım büyük ya bir şey diyemiyorlar ; )” hınzırlığı ile “Oğlum sen evlenilecek adam değilsin ki zaten.” demek için boşanmamı bekleyecek kadar da mesafeli bir tutumu ilişkilerinde çok iyi koruyan, her şeyin yerini bilen bir kadındı. Laf anlatmakla yorulmayıp örnek teşkil etmeye geçmişti kendinin bile farketmediği bir zamanda. Hep kendince bir adabı vardı, raconları bilir; dingin durağandı.

Benim gibi takibi zor bir çocuğa bile babanelikten çok annelik yaptı her daim hissettirdiği merakıyla ve o dürtüyle meraklandı. Farkında olmadan çok aklını aldım kadının; kendisinde kalacağım deyip dönemediğim geceler oldu, telefon yoktu. Yorgun argın gidip yattım uyudum saatlerce koltuğunda. Başını ağrıtacak bin tane saçma sapan şey de söylemişimdir kesin kendisine göre ama o ermiş, yaşını başını çoktan almış, padişahlar görmüş geçirmiş yaşlı bir kaplumbağaydı.

Anlatılarının içinde kaybolmaya çok erken yaşta alıştım iyi ki de, zira şu an dinlesem her kelimesini ayrı ayrı düşünür, her tamlamasını ayrı ayrı not almaktan o güzel maceraların içinde süzülemezdim. Gerçekten de öyle; süzdürüyordu sizi anlatırken.

Çoğu zaman, özellikle de onunla yalnızsam ve/ya kendisiyle yaşıt arkadaş/komşuları varsa; içten bir ufak ses verir, konusunun gelişine göre bir “heh”, “ımh”, “hmm” gibi hafif makamî sesler çıkarıp, bir şeyler anlatmaya başlardı. Önce zamanı söylerdi, hemen ardından hikayede kimlerin olduğunu. Başlardı yüzünüzü güldürecek komik bir hikaye anlatmaya.

Mesela daha 2022’de can dostuyla gittiği, Edirnekapı-Ayvansaray sırtından Eyüb’e inerken yol üstünde bir kafenin bahçesine otururur, yanınızda getirdiğiniz böreklerinizi masaya açarsınız. Garson gelir ve dışarıdan yemek getiremeyeceğinizi söyler. Babanem gene kibar “Çay getir oğlum bize.” der ama genç garson dinlemez. Müdürünü çağırtır babanem, “Evladım der buranın şurasının altında bir kuyu yok mu?” der. “Yok” cevabını alır. “Öyle mi?” diye alır müdürünü garsonunu takar peşine eliyle koymuş gibi üstü kapalı kuyuyu bulur, gösterir. Bunu neşeyle anlatıp yola aynı güzergâhta devam ederken, Lefter’in kayıklarının bakımını yapan abisinin Haliç kıyısında dönüş saatine yakın takasını bekleyen köpeğinin yanına gider ve o köpeğin bekleyişinin sesi olup; hüsranını, heyecanını, sevgisini, sahibinin yolunu gözlemesini öyle bir anlatır ki; daha hala yukarı doğru gülen kaslarınız gözlerinizin sıcaklığına yenilir, düşer; birkaç damla yaş da dudaklarınızın o derin kanyonlarından akmaya başlar.

Zerafet timsali Pakize Sultan “Istanbul” diyen cenahtan, zor zamanların insanı, dirayet ve hûşunun tok bedeni ile hayatımızdan geçti. Bu kentin insanının maceralarını böyle bir anlatıcıdan dinleyerek büyümenin kendime olan katkısını her gün, hemen her detayda görüyorum.

Belki onun tasdik etmeyeceği çok şey yapıyorum hala ancak onun sözlerinden de çıkamıyorum artık:

“Kimseyi kırmaya değmez oğlum.”

  1. Soldan sağa: Halam Yasemin Çelebi, Kuzenim Volkan Çelebi, Babanem Pakize Dilbaz ve Ben Dilbaz. ↩︎